Home » GÜNDEM » Kara Pazartesi üzerine

Kara Pazartesi üzerine

TL döviz karşısında yüzde 11’e yakın devaluasyona uğradı. Borsa yüzde 10’a yakın düştü.

Kara Pazartesi: Yüksek faiz, yüksek devaluasyon, yüksek enflasyonla ateşi hızla yeniden yükselen ekonominin kriz sarsıntıları bir kez daha kendini gösterdi.

Bu ilk elde bir para-finans krizi olarak görünüyor. Paranın dolaşım aracı olarak işlevinde kriz (yüksek enflasyon), paranın ödeme aracı olarak işlevinde kriz (borç krizi, kredi daralması, borsa krizi, devaluasyon), paranın rezerv aracı işlevinde kriz (Merkez Bankası döviz rezervlerinin daha önce eritilmiş olması)… Yani toplamda bir parasal-finansal değersizleşme krizi. Krizin daha derinde yatan nedenlerine ise geleceğiz.

Kriz ilk elde faizleri yeniden yükselten Merkez Bankası başkanı Naci Ağbal’ın görevden alınıp yerine faizleri düşürme yanlısı Şahap Kavcıoğlu’nun getirilmesinden tetiklenmiş görünüyor. Burjuva hamasi jargonuyla şöyle söyleniyor; iktidarın “piyasa disiplinini gevşettiği” algısı, “piyasaların (dövize hücum ve döviz spekülasyonu) tepkisiyle” ağır bir devalüasyon çöküntüsüyle daha sonuçlandı.

Kuşkusuz faizleri yükseltme Erdoğan’ın onayı olmadan yapılamazdı, ama hem buna onay verip hem yapanı görevden almak, arka plandaki, kriz koşullarında farklı sermaye kesimleri arasındaki güç mücadelelerine işaret ediyor. Önce bunun üzerinde biraz duralım.

Zombi şirketleri ayakta tutabilmek için (döviz ve kredi yoksunluğu koşullarında) faizleri düşük tutma politikasının iflası, 6 Kasım 2020’de damat Albayrak ve o dönemki Merkez Bankası başkanının kellelerinin alınmasıyla sonuçlanmıştı. Faizlerin yükseltilmesi uluslar arası mali konjonktürdeki elverişli durum ile birlikte (emperyalist kapitalist ülkelerde faizlerin sıfıra yakın olması), Türkiye’ye birkaç ay boyunca döviz cinsinden bir miktar sıcak para girmesini (yaklaşık 15-20 milyar dolar civarında) sağladı.

Bu mevcut devlet iktidarının uluslar arası ve iç mali oligarşik sermaye kesimleri ve İMF ile, gayet aleni bir anlaşmasıydı. En büyük sermaye kesimlerine toplumsal artıdan belli bir finansal pay karşılığında ülkeye sıcak döviz girmesi sağlanarak TL’nin değerlenmesi sağlanacaktı. Öyleki iktidar bu süreçte TL’nin değerli kalmasını sağlamak için, 2018 krizinden itibaren erittiği MB döviz rezervlerini bile yenilememeyi taahhüt etmişti. “Fiyat istikrarı”nı, yani enflasyonun düşürülerek “piyasa disiplinini” sağlamayı taahhüt etmişti. Enflasyonun düşürülmesi, uluslar arası sermaye girişlerinin ve finansal kazançlarını güvenceye almanın başlıca şartıdır, çünkü yüksek enflasyon borçları değersizleştirir, alacaklı büyük uluslar arası banka ve fonların faiz kazançlarının aleyhine işler.

Anlaşma çerçevesinde, enflasyon düşürüldüğü ölçüde, 2021’in ikinci yarısında faizler kademeli olarak yeniden düşürülmeye başlanacaktı.

Bu çerçevede TL kısa bir dönem için dolar karşısında en çok değer kazananan para oldu. Ama tüm dış ve hatta iç borçlar ve ekonomik işlemler döviz cinsinden olduğu, dövize çok yüksek talep olduğu için, dolardan liraya bir dönüş filan olmadı, olamazdı. Bu çerçeve, uluslar arası sermayeye ve şirketlerden kredi alacaklarını tahsil edemeyen bankalara yüksek faiz getirisi ve belli spekülatif kazanç olanaklarını sunuyor, büyük şirketlerinin büyük döviz borçlarını yine dövizle daha fazla borçlanarak çevirmelerini sağlıyordu. Ama yıllardır zaten borçlarını ödeyemez hale gelmiş onbinlerce şirket üzerinde iflas basıncını daha da büyütüyor, borçları da daha hızlı büyütüyor, üstelik lirada bir devaluasyon çöküntüsü riskini de büyütüyordu. Bu iktidarın tabanındaki uluslar arası kredibiletisi olmayan sermaye kesimlerini güçlükle ikna edebildiği bir politikaydı. Aslında kendisini bile! Çünkü kendi toplumsal tabanındaki erimeyi de, ücretliler bir yana, küçük ve orta boy işletmeler ve esnaf başta olmak üzere hızlandırmakta olan bir politikaydı.

Aslında iktidar, 2017’den itibaren, krizin derinleştiği her seferinde emperyalist sermaye ve mali oligarşisine ve TÜSİAD’a “mali disiplin”, yani bataktaki üretkenliği düşük (sayıları giderek çığlaşan) şirketlerin tasfiyesi sözünü verdi, bunu uygulamaya yeltendi. Ama her seferinde (referandum ve seçimler nedeniyle) uluslar arası rekabet gücü kalmamış sermaye kesimlerini ve toplumsal tabanını kaybetmemek için bundan döndü. 2018’de ilan edilen ekonomi programı da bu “büyük tasfiyeyi” öngörüyordu. Ama 2019’da ABD Fed’in faizleri indirmesi imdatlarına yetişti, yeniden kısmi bir kredi genişlemesiyle, faizleri düşürüp borçları büyüterek çevirmeye devam edebildiler. Ama Pandemi süreci ekonomik durumu daha da ağırlaştırdı, artık bu uluslar arası ucuz kredi olanaklarının son demleri de kapanıyor görünüyor. Faiz kur kıskacı giderek daralıyor.

6 Kasım’da başlatılan yüksek faiz (ve “mali disiplin”) politikasının geçici olmadığı da çok geçmeden açığa çıktı. Merkez Bankası Para Piyasa Kurulu, yaklaşık bir ay önce, 18 Şubat itibarıyla, yüksek faiz politikasının “enflasyon yüzde 5’e düşürülünceye kadar”, yani “uzun müddet” devam ettirileceğini açıkladı.

Şu basit nedenle ki, uluslar arası kredi daralması, dolayısıyla döviz krizi (ve tabii ki ekonomik resesyon) sürüyordu! Yüksek faize karşın yeterli uluslar arası sermaye ve döviz gelmiyor, gelen de yüksek enflasyon nedeniyle istediği yüksek ve hızlı kazançları bulamıyordu. Ülkeye yeni sermaye girişleri yeniden yavaşlamaya, sermaye çıkışları ve dövize hücum basıncı yeniden artmaya başlamıştı. İktidarın “AB’ye üyelik sürecinin yeniden başlatılması”, “yeni ekonomik reform programı” vb türünden açıklamaları, aslında yüksek faiz koşullarında uluslar arası sermaye girişlerinin (kredi genişlemesinin) sürdürülebilmesi için taahhütleri arasındaydı.

Ama bunların hiç biri döviz, borç ve kredi krizini, onun temelindeki sermaye yetersizliği krizini, onun da temelindeki üretkenlik/karlılık krizini çözemezdi. Yüksek faiz politikasının üzerinden 4 ay geçmeden ekonomi yeniden bir kırılma noktasına geldi. Batma noktasındaki sermaye kesimlerinin homurtuları daha da arttı. Ya sermaye girişlerini sürdürebilmek ve artırabilmek için faiz daha da yükseltilecekti. Ki bu Erdoğan-AKP’nin yıllardır bitkisel hayatta tutmaya çalıştığı (borçlarının faizlerini bile geri ödeyemez durumdaki) sermaye kesimlerini batırmayı ve toplumsal tabanının daha büyük bir kesimini kaybetmeyi göze almasını gerektirecekti. Ya da enflasyon halen yüksek düzeydeyken ve döviz, borç, kredi krizleri derinleşirken lirada ciddi bir devaluasyon (değersizleşme) çöküntüsünü göze alacaktı.

Oradan oraya yalpalayan, neye sarılsa elinde kalan Erdoğan, sermaye kesimleri arasındaki güç dengeleri çerçevesinde, “ikisini birden” yaptı! Önce faizlerin daha da artırılmasına onay verdi, ardından Merkez Bankası başkanlarında son 2 yıldaki 4. değişikliği yaparak, faizlerin artırılmasına karşı çıkan sermaye kesimlerinin bir temsilcisini atadı. Sonuç: Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve sert devaluasyonun bir aradalığı!

Aşırı yüksek faiz oranını hemen düşüremiyorlar, çünkü ekonomi sermaye girişlerine mutlak olarak bağımlı; faizde hızlı ve büyük bir indirim sermaye kaçışını ve büyük bir ekonomik çöküntüyü tetikler. Diğer taraftan bu çok yüksek faiz oranının sürdürülmesi bataktaki sayısız şirketin iflas furyasını büyütebilir, Erdoğan kendini “yandaş” denilen sermaye kesimleriyle bile karşı karşıya bulabilir. Faizleri muhtemelen önümüzdeki ay, halen yüksek olan Şubattaki düzeyine geri çekecekler. Ama 6 Kasım programında öngörülenden daha fazla indirmeleri kısa vadede mümkün görünmüyor. Nitekim maliye bakanı ve yeni MB başkanı “piyasa disiplinine uymaya devam edecekleri” konusunda, uluslar arası sermayeye güvence üstüne güvence veriyor, yemin billah ediyorlar.

Erdoğan ve kapitalist devlet iktidarının aslında tüm yapmaya çalıştığı, kriz koşullarındaki maliye politikalarında çıkarları göreli çelişiyor görünen farklı sermaye kesimleri arasındaki uzlaşma ve anlaşmayı, hiç birini karşısına almadan, her birine istedikleri altın tepside sunarak devam ettirmeye çalışmak. Emperyalist ve iç mali oligarşik sermayeye yüksek faizin devam ettirilmesi. ABD ve AB’ye Akdeniz ve Ege’de, mülteciler konusunda istedikleri ödünler, Suud, Mısır ve İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesi, AB’ye üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılması, S-400’lerin askıya alınması, vb. İslami kılıklı petro-dolar sermayesini, MÜSİAD’ı, inşaat sermayesini, vakıf sermayesini, tarikat sermayesini, MHP’yi ve cihatçı kesimleri, orta boy sermaye kesimlerini bu politikaya razı etmeye devam edebilmek için, (belki son faiz artırımının geri alınması, karşılıksız para basmak, belki Kanal İstanbul dahil yeni altyapı ihaleleri), İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi, HDP’nin kapatılması, Taksim-Gezi alanının vakfa devredilmesi, vb.

Ne var ki bataktaki (borçlarını ödeyemez haldeki, üretkenliği düşük, kar oranlarını düşüren) onbinlerce, yüzbinlerce şirketin yıkımı, kapitalizmin yasasıdır. Bu ötelendikçe önümüzdeki süreçlerde daha büyük bir çöküntüyle de gerçekleşebilir, bir şekilde bitkisel hayatta tutulmaya devam edilirlerse, 2014’ten itibaren devam ede geldiği gibi (2014, 2016, 2018, 2020, 2021) irili ufaklı sarsıntılarla sürece yayılmış bir sermaye değersizleşmesi şokları biçiminde de.

Çünkü sorunun temelinde toplumsal üretken güçler ile kapitalist üretim ilişkileri bağdaşmazlığı var. Bu Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde, üretkenlik düşüklüğü ve dolayısıyla sermaye yetersizliği, ve sermaye girişlerine derin bağımlılık ile daha da keskinleşiyor. İktidarın bir yandan emperyalist ve mali sermayeye ve TÜSİAD’a bağımlılığı, diğer yandan batak ya da batma noktasındaki ve diğer sermaye kesimlerinin temsilciliğine ve hamiliğine oynamak durumunda kalması, onun hem politikalarının hem de iç sınırlarının çerçevesini çiziyor.

Ancak yukarıdaki sermaye içi güç dengeleri ve anlaşmalar ne olursa olsun, ve ister faiz yükseltimi ile sonuçlansın ister devaluasyonla, her durum ve koşulda, krizin asıl fatura edildiği, kuşkusuz işçi sınıfı ve kitlelerdir. Ve en kötü senaryo da, yüksek enflasyon, yüksek faiz, yüksek devaluasyonun birleşik paketiyle krizin işçi sınıfı ve kitlelere yıkıcı biçimde fatura edilmesidir.

Gerçek işsizliğin yüzde 29 civarında olduğu, temel geçim mal ve hizmetlerinde gerçek enflasyonun yüzde 30’ları aştığı koşullarda, ister faiz artırımı veya indirimi, ister liranın devaluasyonu veya değerinin korunması, ister enflasyonun körüklenmesi ister indirilmeye çalışılması, ister bataktaki şirketlerin tasfiyesi ister suni biçimde ayakta tutulmaya çalışılması olsun, sosyal yıkımı yaygınlaştırmaktan ve derinleştirmekten başka bir sonuca yol açmıyor.

Her tür ve kesimden sermaye kendi değerini ve karlarını az çok koruyabilmeyi, ancak emekgücünü, insanı, doğayı, yaşamı daha fazla ve daha yıkıcı biçimlerde değersizleştirerek ve yağmalayarak sağlamaya çabalıyor. Dolayısıyla tüm o faizdi, kurdu, enflasyondu filan görüngülerin temelindeki asıl ilişki, emek-sermaye ilişkisi, daha doğrusu uzlaşmaz karşıtlığıdır. Asıl değersizleştirme, toplumsal emeğin, yaşamın, geleceğin yıkıcı değersizleştirilmesidir.

Nitekim dayandığı sermaye içi güç ve yeniden bölüşüm dengelerini sürdürmeye çalışan, kapitalist-faşist iktidar da gücünü asıl buradan alıyor. Çünkü onun asıl işlevi ve dayandığı temel, bu “sermaye birliğini”, her birine olabildiğince her istediklerini vermek, farklı sermaye kesimlerinin çıkarlarının çeliştiği konu ve alanlarda ise, birine verdiğini diğerine başka konu ve alanlarda verdikleri ile dengelemeye çalışmaktır. Farklı sermaye kesimlerinin “iktidar bloğu” ise, kuşkusuz işçi sınıfına ve ezilen kesimlere karşı her düzeyde saldırı, baskı ve kontrolün büyütülerek sürdürülmesine dayanıyor.

Diğer taraftan bu “blok” iktidarın kapitalist karakterini ve asıl zayıf karnı olan emek-sermaye uzlaşmaz karşıtlığını daha fazla açığa çıkartıyor. Yürünmesi gereken temel ve eksen de budur. Ancak bunun için önce sol muhalefetin bu konudaki aymazlığının, ulusalcı-kamucu ve liberal-halkçı orta-küçük burjuva muhalefet anlayışının aşılması zorunludur.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*