Home » GÜNÜN İÇİNDEN » Yönetememe Krizlerine Koltuk Değneği Arayışları -Ercan Akpınar

Yönetememe Krizlerine Koltuk Değneği Arayışları -Ercan Akpınar

“…Sermayenin egemenliği serbest rekabetin koşuludur; tıpkı Özgür Roma ‘özel hukukunun’ koşulunun, Roma’nın imparator despotluğu oluşu gibi. Sermaye zayıf olduğu sürece, geçmişin ya da onun ortaya çıkmasıyla kaybolan üretim tarzlarının koltuk değneklerini bile arar. Kendini güçlü görür görmez, bu değnekleri atar ve kendi yasalarına göre hareket eder. Kendini gelişmenin engeli olarak görmeye ve bilmeye başlar başlamaz, tam da sermayenin egemenliğini tamamlar gibi görünerek, serbest rekabeti gemleyerek aynı zamanda sermayenin ve ona dayalı üretim tarzının çözülüşü demek olan biçimlere sığınır…” (Marx, Grundrisse, Cilt 2, sayfa 131, Sol Yayınları)

Sadece sermayenin iktisadi alandaki ilişki ve çelişkileri ile sınırlı değildir; aynı zamanda üretim tarzının ekonomik koşulları üzerinde yükselen siyasi üst-yapıdaki, üretim ilişkilerindeki kriz süreçlerinde de geçmişin üretim tarzlarının kimi üst-yapısal ifadeleri de bugünün krizlerine koltuk değneği olarak göreve çağrılırlar. 2008 küresel ekonomik krizi ile birlikte sağcı, faşist, popülist, otoriter burjuva siyasi hareketlerin yaygınlaşmasıyla feodalizmin, orta çağlar’ın arkaik, kültürel, dinsel biçim ve ritüellerinin daha fazla görünürleşmesinin nedeni de benzer bir ilişki sonucudur. Krizlerin çapı ve derinliği, toplumsal, kültürel, siyasal ilişkileri de içine çektiğinden bugünün neo liberal kapitalist değer yargılarının etkinliği zayıflamakta, sistemin kitlelerin duygu ve düşünceleri üzerindeki denetimi kaybolmaktadır. Doğa boşluk tanımadığı gibi ideo-politik, kültürel alanda boşluk tanımaz. Pandemi sürecinin de etkisiyle tüm dünyada eşitlik, adalet, insanca yaşam koşulları, sömürü karşıtlığı gibi sınıfsal çelişkilerin ürünü olarak ortaya çıkan sosyalist eğilimler sermaye düzeni karşıtlığında kesiştikçe, dünya burjuvazisi istisnasız çağdışı, gerici tarikat ve örgütlenmelerin, bunların ideolojik, politik, siyasal etki alanlarının genişlemesi için önlerini açmakta, her türlü teşvik edici etken devreye alınmaktadır.

 Çağlar arasında geçiş sağlayan karadeliğin kapısı açılmışcasına günümüze hücum eden karanlık ortaçağ tipleri, ideolojileri, değer yargıları ortalığı kapladıkça, bilimin, teknolojinin, üretici güçlerin insanları taşıdığı gelişmişlik düzeyi ile büyük bir çelişki meydana geliyor. Sermayenin beklentilerinin aksine bilimin saf ışığı, laik bir düzene olan ihtiyaçla da birleşerek, cehaletin ve geçmişin karanlık örtüsünde daha da parlaklaşıyor. (ABD’li ünlü aktör Morgan Freeman şöyle demiş: “Koronavirüsün görüldüğü 179 ülkede din adamları 56 ayrı tanrıdan yardım istediler, hiçbiri geri dönüş yapmadı. Bilim aşıyı üretince de hepsi kendi tanrısına teşekkür etmeye girişti!”). Bağnaz, gerici, tekelci mali oligarşik kesimler bu tür akımların önünü açarken toplumsal yapıda yarattıkları yıkımla, yoksulluk ve yoksunluğu derinleştirmeleriyle, eşitsizlik ve adaletsizliklerin çığrından çıkmasıyla ilgilenmez, sorunun kaynağının kendilerinden uzaklaşmasının güveniyle azami kar ve egemenliklerini sürdürebilmenin hesaplarını yaparlar. Tüm dünyada krizlerin derinleşmesine paralel yayılan sağcı, faşist, otoriter yönelimli iktidarların süreci yönetme becerisi göstermeleri ile kültürel, ideolojik aidiyetlerine ve bilinç yapılarına uygun radikal, dinci, gerici tarikat ve oluşumların önünü açtıklarına, koltuk değneği olarak hazırda tuttuklarını da açıkça görüyoruz. ABD’den AB’ye, Brezilya’dan Türkiye’ye, Rusya’dan Macaristan’a… Dinsel, kültürel içerikleri değişse de, sermaye düzenini koruma politik- siyasal özleri, ekonomik çıkar arayışları son derece ortaklaşıyor. 

ABD Başkanlık Seçimleri sürecinde türlü çeşit tarikatlardan, şamanlara kadar bir dizi gerici akımın kendi ritüelleri ile birlikte nasıl ortaya saçıldıklarını görmüştük. Bu yönüyle dünyanın bilim ve teknolojide en ileri, liberal burjuva demokrasisi ve seküler yaşamda en “gelişmiş” ülkesinde gericilik birikiminin ne kadar yoğun ve aktif biçimde tutulduğunu da gözlemlemiş olduk. Kapitalist meta ilişkiler dünyasında değişim değerinin manevi haz, tatmin, kişisel varoluşu anlamlandıracak bir yönünün olmaması, her şeyi alınır satılır bir meta haline getirmesi yoksulluk ve yoksunluğun, değersizleşme duygusu ile birlikte gelişmesi karşısında oluşan bireysel, toplumsal huzursuzluğu dinsel araçlarla kontrol altında tutma çabası sermaye sınıfı için yaşamsaldır. Bugünün sınıfsal, siyasal, ekonomik güç ve egemenlik ilişkilerine dini, manevi alandan bir cevap üretmek, meşruluk sağlamak, sömürü ilişkilerinin üstünü örtmek için gereklidir. Toplumsal krizin şiddetine bağlı olarak, devrimci- antikapitalist, anti-emperyalist ideolojik, politik, siyasal akımlara karşı cepheye sürülebilirler. Bazen de sermaye içi iktidar kavgalarında en gerici, en bağnaz, “dindar” sermaye kesimlerinin safında, mücadele’ye sevk edilirler. ABD’de Trump yanında oldukça görünür olan tarih ve çağdışı akım ve ritüellerin siyasal pozisyonu tam da öyleydi. Elbetteki ABD tek örnek değil. İnandıkları tanrıları, ritüelleri, kutsalları farklılaşıp çeşitlense de farklı farklı coğrafyalarda da dinin ve siyasetin sermaye ilişkileri lehine kaynaşmasının sonucu olan kimi tarikat ve dini yapı ve ideolojiler benzer rollerle sahaya daha fazla sürülüyorlar. 

Kapitalizmin yaşadığı bu yapısal ve tüm parametrelerini kesen krizler sarmalında ortaya çıkan böylesi gerici akımlar, sermaye sınıfının geleceğe dair işçi ve emekçi sınıflara vaat de bulunacak hiçbir şeylerinin kalmadığının göstergesidir. Marx “kendini güçlü görür görmez bu değnekleri atar” dese de sermaye düzeninin siyasal ve tarihsel olarak sonuna yaklaştığımız bir süreçte bu koltuk değnekleri olan arkaik biçim ve ilişkilerin, karakterlerin üzerlerindeki tarihin tozunu, örümcek ağlarını silkeleyerek sahneye daha çok çıkarılacaklarını, figüran bile olamayacakların başrole soyundurulacaklarını göreceğiz. Cehaletin, yeteneksizliğin garip, altı boş bir özgüvenle ortaya saçıldığını daha çok tanık olacak; din, ahlak, kültür vaaz edenlerin geri planda derin bir yozlaşma yaşadıklarına, ikiyüzlülüklerine, “bu kadar da olmaz” diyeceğiz. Ekonomide, sağlıkta, eğitim sisteminde üretici güçlerin, bilimin gelişmişlik düzeyine uygun olarak çağdaş kriterlerin her geçen gün daha da koltuk değnekleri karşısında konum kaybettirilmeye çalışılmasına öfke duyacağız. Bilimsel, laik eğitim- öğretim yerine dinsel, mezhepçi toplumsal ihtiyaçların bugünü ile bağdaşmayan bir gerici eğitim müfredatı ve kadro anlayışıyla işçi sınıflarının geleceğinin karartılmaya hız verileceğini göreceğiz. Göreceğiz çünkü, sermaye düzeninin hergün derinleşen yapısal krizine bir çözüm üretme, koltuk değneği kullanmadan kendi yolunda serbestçe yürüme şansı kalmamış, kötürümleşmiştir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin basıncı tüm vücuda yayılmış, metastas yapmıştır. Bilim çaresizdir, üfürükçülerden, şifacılardan, “hoca”lardan medet umulsa da çıkar yolları kalmamıştır. Tarihin akışının önündeki bedenleri yoldan çekilmek zorundadır. 

AKP’ nin son kongresinde Erdoğan’ın ilan ettiği “2053 vizyon ve hedefleri” için (uzak ve uçuk bir hedef olması bir yana) aile ve kültür kavramları üzerinde ideolojik- siyasal baskıyı artıracaklarını, dinin ve onun politik, kültürel biçimlerinin önünde engel olarak gördükleri her şeyin üzerine gideceklerini (herhalde bunlar da laiklik, çağdaşlık, eşitlik, özgürlük ve bilim karşıtlığı gibi şeyler olacak) belirtilmesi de bu yönde ilerleneceğinin ilanıydı. AKP’ nin güç ve egemenlik ilişkilerinin kitlelerdeki karşılığının çözülmeye başlaması sarsıntılar yarattıkça dün bu dozda ihtiyaç duymadığı, dinsel, muhafazakar, şoven-milliyetçi propagandanın önünü daha fazla açmaya mecbur kaldı. Pandemi sürecinin çarpan etkisi ile ekonomik krizin sonuçlarının oldukça derinleşmiş olması, izlenmekte olan ekonomik, siyasal politikaların dar bir ekonomik, politik grubun çıkarları temelinde yürütüldüğünün çok açık hale gelmiş olması tepkileri arttırdıkça sürecin kontrolünü kaybeden Saray iktidarı, toplumsal gericileşmeyi bir sis bulutu olarak kullanmaya hız vermiştir. 

Machbet’in “o kadar çok kana battım ki, geriye dönmek en az ileri gitmek kadar zor” demesin de olduğu gibi, ne ileriye ne de geriye gitme mecali kalmış bu iktidarın manevra kabiliyeti de en zayıf düzeye gerilediğinden idare etmek, gerçek ekonomik -siyasi tabloyu gizleyerek zaman kazanmak için tüm devlet olanaklarını seferber ediyor. Sözlerinin karşılık bulmadığını gördükçe de gerici, dinci tarikatlardan, faşist kadro ve hareketlerden, partilerden medet umuyor. Ekonomik kriz, Pandemi süreci ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı sorunların dinsel, şoven hamasi nutuk ve propaganda ile yönetilemez noktaya gelmiş olması onun işini zorlaştırıyor. Toplumsal algı mühendisliği, dezenformasyon, karalama, nesnellikten uzak açıklama ve kararlar özellikle bu üç alanda aynı anda reddedilip boşa düşüyor. Önemli, belirleyici olanın düşünce değil, madde olduğu; maddenin yani ekonominin, pandeminin, uluslararası ilişkilerin nesnel hareketi karşısında boş kelamın etkisiz olduğu her denemede yüzüne çarpıyor. Krizlerin iktisadi, siyasi gerçek, maddi nedenlerine gözlerinizi kapatmanız, onları ayetlerle, hadislerle, dualarla, olmadı şoven milliyetçi hamasetle kontrol altına almanız mümkün değildir. Bu tür çabaların artması, çaresizliğin ve sorunların çözümünde yeterli maddi araç ve ilişkilere sahip olunmadığı anlamına gelir sadece. Yapılan şeylerin ekonomi politik çözümlerin tükendiğini, algı mühendisliği ile sürecin kontrolden, yönetilebilir olmaktan çıktığını gizlemek için bir sis perdesi yaratmaktan başka bir karşılığı olmadığına yani…

“At izi, it izine karıştı”…

“…gelişmeleri sırasında, daha önce gerçek olan her şey gerçek dışı olur, zorunluluğunu yitirir, var olma hakkını, ussallığını yitirir, can çekişen gerçekliğin yerini, yeni ve yaşayabilir bir gerçeklik alır, ve bu eğer eski, savaşım vermeden ölüme gidecek kadar ussal olursa barışçıl yolla, yok eğer zorunluluğa karşı direnirse zor yoluyla…” (Engels) 

AKP/Saray iktidarının politik vizyonunu kaybedişinin dışa vurumu şeklinde yaşanan son gelişmeler, kurumsal rasyonalite ve politik realitesini kaybetmemiş geleneksel tekelci burjuva kesimlerinin de endişelerini arttırıyor. (Dipnot:1) İktidarın izlediği ekonomik, politik, siyasal, kültürel gündemin yarattığı ağır yıkımın faturası yoksulluk, yoksunluk, işsizlik ve geleceksizlik girdabına sıkışmış işçi, emekçi sınıflardan kent küçük burjuvazisine, oradan orta sınıfları doğru genişliyor. Nereye kafanızı çevirirseniz ağır sorunlarla karşılaşıyor, geleceğe dair bir çıkış yolu göremiyorsunuz. Kara bulutlar çoğalıyor, yayılıyor, yoğunlaşıyor. 

Geleceğe dair hiçbir umutvari öngörü oluşturulamamasını getiren bu bunaltıcı koşullar, iç ve dış mali oligarşik kesimlerin “reform” baskısını artırmalarını getirmişti. Reform baskısına ABD seçim sonuçları netleşene kadar direnen Saray ne tesadüf ki Biden’ın kazanmasıyla “acil reform” telaşına düştü, revizyon yanlılarının “kademeli normalleşme” (kimle, neyle, kime karşı, nasıl bir normalite? gibi sorular sormayın) mottosuna teslim oldu. Bir gece yarısı MB Başkanı M. Uysal’ı görevden alıp, Naci Ağbal’ı atamasıyla da piyasalara bunu deklere etti. İlk fırtınada bu kararla koptu. Ekonomiden sorumlu Damat Bakan kendine rağmen alınan bu karara tepki gösterip istifa etti. Orta ölçekli bir deprem yaratsa da bu istifa, beklenilir bir şey olmadığı için Erdoğan ve iktidarı 24 saat “sessiz” kaldılar. Damat sadece damat olmadığını, iktidarın arasındaki en önemli ekonomik ve politik gücün temsilcisi olduğunu ilan etmiş oldu böylece. Bu gücün özgüveni ile Saray’da “at izinin it izine karıştığını” ifade etti. Bu çıkış Saray’da iki farklı politik çizginin, iki farklı sermaye grubunun çıkarlarının çatışmasının yaşandığını da gösterdi. 

“Kademeli normalleşme” yanlıları özellikle ekonomi ve hukuk politikaları ile dış politikada ABD ve AB ile karşıtlaşmaya bir son verilmesini, bölgesel politikaların Transatlantik ittifakına uygun olarak güncellenmesini, reform taleplerinin iç ve dış sorunları kapsayacak şekilde karşılanmasını istediler. İçeride ve dışarıda yaşanan politik, ekonomik sıkışmışlık Erdoğan’ın bu kesimin taleplerine evet demesine yol açtı. Berat Albayrak’ın temsilcisi olduğu kesimlerin çıkarlarıyla örtüşmeyen bu “u” dönüşü onun istifası/görevden alınmasını da gerektiriyordu. Erdoğan önderliği çeşitli güç odaklarının taleplerini birbirleriyle çatıştırmadan yönetilebilmesi ile kurulmuştu. Belki de ilk defa, süreç yönetimini elinden kaçırdığını gösteren bu gelişmeler onun da hareket alanının ne kadar daraldığını gösterdi. Reform yanlılarının iktidar bloğunda yaşanan çatlamanın ardından ekonomi ve hukuk alanlarında hazırladıkları paketlerde bu gelişmelerden muhtemel ki olumsuz etkilendi. İki farklı çizgiyi de kendi politik iktidarında birleştirmek isteyen Erdoğan reform taleplerini budamak zorunda hissetti kendini. Ve sonuçta dışarıya, emperyalizme reform vaatleri, içeriye ise tam ters yönünde siyasal baskı ve zoru arttıracak düzenlemelere yöneldi. Transatlantik ittifakına ekonomide ve bölgesel konularda tavizler peş peşe verilirken, daha fazlası için içerde elinin serbest bırakılmasını istemeye başladı. Dolayısıyla “reform” gündemi de böylece saman alevi gibi parlayıp söndü. 

İnsan hakları, hukuk ve ekonomi alanlarında açıklanan “reformlar” (!) beklendiği gibi sade suya tirit, dostlar reformda görsün içeriğinde çıktı. Piyasaların (siz emperyalist mali oligarşik kesimler ile Türkiye tekelci burjuvazisinin geleneksel kesimleri olarak okuyun) ve toplumsal kesimlerin beklentilerini karşılamayan bu paketler hükümetin irrasyonel tutumlarında ısrarla olacağını gösteriyordu. Nitekim, reform takvimini sürekli ötelemeleri, beklentileri sürekli düşürüp içeriği boşaltmaları bunu doğruladı. Özellikle Mart’ın 3. haftasına sığdırılan ekonomik-siyasal saldırganlık bu iradenin tamamen kırıldığını ve geri dönülmesi zor bir yola girildiğine de şüphe bırakmadı. 19 Mart, Cuma gecesi yayınlanan KHK’ larla MB Başkanı görevden alındı. Yerine, yerli ve milli, dönemin karakterine uygun, hiçbir MB deneyimi olmayan bir AK kadronun (her Cuma ayetli, hadisli tweetlerle Cuma kutlaması yapmasının karşılığını da almış oldu) atanması ve İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı alınması bu öngörüleri pekiştirdi. 

İnsan hakları ve hukuk alanında ilan edilen “reformların” da yankıları daha son bulmadan, Gergerlioğlu’nun uyduruk bir mahkeme kararıyla kişiliği düşürüldü, gözaltına alındı ve cezaevine girecek. HDP’ ye kapatma davası copy-paste iddianame ile açıldı. Gezi Parkı İBB’den alındı, gerici tarikat ve şoven faşist oluşum ve kontra güçlerin önü alabildiğine açıldı. Boğaziçili öğrenciler yargılanıyor. Düşünce, ifade, toplantı ve gösteri özgürlüğü olduğu yanılsamasına kapılanlar, çevreyi ve yaşam alanlarını korumaya çalışan özellikle ülkenin dört bir yanındaki yoksul köylüler devlet ve demokrasinin gerçek yüzü ile karşılaşıyorlar. Hukuk güvencesi denilen şey dün de yoktu ama hiç bu kadar mafyanın racon kesme haline de dönüşmemişti. İktidar hemen her konuda yazılı normlar dışına çıkarak racon kesiyor ve o an nasıl istiyorsa, nasıl işine geliyorsa öyle davranıyor. Kadına dönük şiddet ve cinayetler bu kadar yoğunlaşmışken, kadınlara kağıt üzerinde de olsa yasal-hukuki güvenceler sağlayan İstanbul Sözleşmesi dinci-gerici kesimlerin baskısıyla bir gece yarısı iptal ediliyor ve bunun nedenine ilişkin tek bir açıklama yapılmıyor. İktidarın kaybettiği gücünü yeniden tahkim edebilmesi için dinci, gerici, faşist takoz ve tuğlalarla duyduğu ihtiyaç bu adımı arttırırsa da bunu dinlendiremiyor. Kadınların çığlığı bir çağ yangınına dönüştü çünkü bir kere. İktidarın ekonomi politikalarında gösterdiği irrasyonel performans (iktidar çok dar bir mali oligarşik tekelci sermaye kesiminin eline geçtiği için bunların çıkarları her alanda toplumsal çıkarlarla çelişiyor ve bu yönde atılan adımlar çoğunluğun çıkarlarına uymadığı için “irrasyonel” geliyor. İşçi sınıfı için irrasyonel olan şeyler sermaye kesimleri için gayet rasyonel şeylerdir. Sınıfsal çıkarların uzlaşmazlığıdır buna neden olan da) olanca ağırlığıyla toplumsal- siyasal alana da çöküyor. 

Girişilen, aslında hiçbir stratejik hazırlığı olmadan yürütülen bu süreç, yürütücülerinde inanç ve politik vizyonları ile uyuşmadığı için çok çabuk kadük kaldı. Esas amaç ABD-AB emperyalistleri ile arayı düzeltip, kredi musluklarının yeniden açılmasını sağlamaktı, reform bahane. Bu şimdilik olmadı görünüyor. Biden ABD’si ile bir telefon teması dahi kuramadıkları gibi sorun başlıklarının hiçbirini müzakereye dahi açamadılar. AB ile sorunlar dondurucuya kaldırılmış gibi gözükse de, durumun bu şekilde sürüncemede kalması Türkiye’ye/Saray hanesine sürekli eksi yazması anlamına gelmektedir. 

Daha 4 ay önce, bugün olduğu gibi durgun gökte çakan şimşek misali göreve atanan yeni MB başkanı, sermaye çevrelerini heyecanlandırmış, rasyonaliteye dönüşebileceğine dair zayıf da olsa bir sinyal olarak değerlendirmişlerdi. Döviz kurları yükselmeye başlamış, yeni MB Başkanı sermaye piyasalarına, tekelci burjuvazi ve emperyalist mali oligarşik kesimlere para politikalarında ABD-AB merkezli çizgide kalınacağı doğrultusunda teminat vermiş, ve gerekleri hızla yapılmaya başlanmıştı. Faizler arttırılmış, kredi muslukları sıkı para politikası gereği kısılmış, enflasyonla mücadele başa yazılmıştı. “Kayıp” 128 milyar dolarlık MB rezervinin akıbeti için araştırma başlatıldığı söylentisi yayılmıştı. Döviz kurları bu karar ve adımlara paralel gerilemiş ve yabancı yatırımcılar yeniden BİST’te, Borsa’da görülmeye başlamıştı. İçerde ve dışarıda yerle bir olmuş, güvensizlik temeline oturmuş ilişkileri tamire girişen, yeni ekonomi yönetiminin bu “başarıları” Erdoğan tarafından da bizzat övülmüş ve “doğru” yoldayız diyerek sahiplenilmişti. Peki içeride ve dışarıda ekonomideki kriz yangınını hafifleten, Saray iktidarının Erdoğan’ın desteğini ve teşviğini aldığını sandığımız bu politikaları yürüten MB Başkanı neden görevden alındı ve yerine tam tersi politikaları (bir önceki ekonomi yönetiminin, Damadın politikalarına dönüşünü savunan) öneren deneyimsiz bir aktör atandı? 

Bu durum Saray iktidarı içindeki sermaye kesimlerinin güç ve egemenlik mücadelesinin keskinleşmesi olarak açıklanabilir ancak. Kriz, tüm alanları keserek bir buhrana dönüştükçe iktidar içinde de bir varlık, yokluk, ölüm-kalım endişesi ve çatışması doğurmuştur. Bundan sonra salt muhalefete karşı değil, iktidarın en yakınındaki sermaye çevrelerine, politik- ekonomik güç odaklarına karşı da ciddi bir iç mücadele ve çekişme izleyeceğiz. 4 ay önce Berat Albayrak’ın istifasına neden olan koşullar aynen devam etmektedir. Dün damadın tasfiyesine girişenler bugün tasfiye edilmişlerdir ve rövanş alınmıştır. Fakat bu pilav daha çok su kaldırır, krizin kendi dinamiği buradaki mücadeleci taraflara birbirlerini geriletmek için çok malzeme sunmaktadır zira. Egemen güç, iktidar içindeki kliklerin çıkarlarını düzenlemekle, pastayı dağıtmakla görevli liderlik bu kavgayı durduramazsa eğer ortada pasta falan kalmayacaktır. O nedenle tarafların ağırlığına bakarak, gelişmeleri gözeterek bir orta yol bulunmaya çalışılacaktır. Geçici bir ateşkes sağlansa bile sürekli olamayacak kadar çıkar karşıtlıkları oluşmuştur ve ilk fırsatta birbirlerini geriletmek için yeniden harekete geçeceklerdir. 

Düne kadar karı paylaşan kardeşler, bugün zararı paylaşmaya gelince düşman kardeşlere dönüştüler. Ekonomi küçülüp, artı-değer üretimi (yani karlar) azaldıkça iktidarın etrafındaki sermaye grupları arasındaki çekişme de arttı. Bugüne kadar rekabet Saray’ın periferisi, habitatı dışında kalan sermaye gruplarıyla yaşanıyordu, şimdilerde ise iktidarın çekirdeğine doğru daralmış hale gelmiştir. Siyasi iktidarın iç birliğini ve politik homojenitesini sarsacak ve dengesini bozacak bu durum artçı sarsıntılarla sürekli kendisini hissettirecek, çelişkili görünüm ve pratikler artacaktır. 

2020 Kasım ayında “…at izi it izine karıştı, Allah sonumuzu hayretsin” diyerek istifa eden Damadın ardından değiştirilen ekonomi politikaları, salt para politikası değişikliği değildir . Hangi sermaye çevrelerinin yakın dönem çıkarlarının başa yazılacağı ve siyasi iktidarın yaşadığı ekonomik-siyasal bunalıma çare olunabileceği ile ilgiliydi. Berat Albayrak’ın temsil ettiği sermaye çevrelerinin ve siyasi gücünün ağırlığı öyle kolayca tasfiye edilemeyeceğini de yeni ekonomi ekibinin “reform” paketlerinin boşa çıkarılması ve MB Başkanı Naci Ağbal’ ın bir gece yarısı rövanşist bir şekilde görevden aldırılması’ yla çabucak anlaşıldı. Önce istifa ile Erdoğan’a rest çeken (böyle bir çıkış beklenmediği için olsa gerek 24 saatten fazla sessiz kaldı Saray), “at izi it izine karıştı” diyerek Saray’da dengelerin değiştiğine işaret eden Damat, Erdoğan’a çok da bağlı olmadığının da altını çiziyordu. Damat Maliye ve Hazine Bakanlığı’ndan çekildikten sonra ekonomi kurumlarındaki kadroları da birer birer görevden alınsalar da, bu çok uzun sürmedi. Damat ve temsilcisi olduğu sermaye kesimleri medya güçlerini de kullanarak kolay hazmedilemeyeceklerini gösterdiler. İstifanın ardından unutulmaya terk edilen Berat Albayrak 2021 yılı ile birlikte yeniden Erdoğan’ın diline gelmeye başladı. (Damadın istifasının ardından, Albayrak ailesinin gazetesi olan Sabah, Erdoğan’dan “Başkan” diye bahsetmeyi bırakıp, “Cumhurbaşkanı” ifadesine geçiş yapmıştı. Bu subliminal mesaj Saray’da deşifre edildi ve gereği hızla yerine getirildi.) ,

Tüm bu zemin hazırlama mesajları serbest piyasa ve kambiyo rejimini savunan, rasyonel ekonomi politikalarının emperyalist mali oligarşik düzen (“ABD ve AB çıpası” yani) ve piyasa aktörleri ile uyum içinde davranılmasını savunanları tedirgin etmeye yetti. Haksız da değillerdi, “yüksek faiz, düşük kur” ile “düşük faiz yüksek kur” ikilemlerine sıkışmış ve çıkarları neredeyse uzlaşmaz hale gelmiş sermaye kesimlerinin çatışmasında ekonomiyi yeniden çıkmaza sürükleyecek olan “düşük faiz…” politikası Saray’da egemen olmaya başlamıştı. 20 Mart sabahı güne uyananlar bir gece yarısı KHK sı ile MB Başkanı’nın görevden alınıp yerine tecrübesiz ama ‘yerli ve milli’ siyasal İslamcı bir karakterin atandığını öğrendiler. Damadın şahsen (daha zaman var ona) değil ama politikalarıyla döndüğünün ilanıydı bu. İki gün önce MB’ nın faizleri 200 baz puan artırmasını fırsat bilip gazete manşetleri ile atağa geçen sermaye çevreleri Saray’ın muktedirinin ekonomik, politik sıkışmışlığını da kullanarak önce Merkez Bankası Başkanlığını, sonra da kilit kurumlardaki koltuklarını yeniden elde ettiler. Mutlak güç ve otorite olduğu sanılan Erdoğan’ın zayıflığı da böylece açığa çıkmış oldu. Son AKP kongresindeki vücut diline yansıyan düşük profili ve iddiasız hali ve konuşmasının “manifesto” beklentilerinin aksine sade suya tirit kaçması dikkat çekti.

Ekonomik krizler her zaman olduğu gibi öncelikle işçi sınıflarını vurur, yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik artar. Eğer sürecin, krizin önü alınmazsa artan sarsıntılar etki altına giren sınıfları da genişletir. Ve belli bir sermaye yıkımını zorunlu hale getirir. Türkiye’de de önü alınamayan kriz, virüsün yayılımı gibi hızla genişledi ve etkisi Saray’ın içine kadar ulaştı. Politik-siyasal merkezde kararsızlık, çelişki ve plansızlığın yönetememe krizini büyütmesi, güç odaklarının Saray koridorlarını birbirlerine karşı mücadele mevzisi haline getirmesinin faturası bir gece yarısı KHK’ sıyla yine Türkiye işçi ve emekçilerine kesildi. Ekonomi yüzde on küçüldü. Döviz kurları yüzde on arttı. BİST o oranda düştü. Politika faizleri resmi olarak yüzde 19 gözükse de piyasalardaki borçlanma faizleri bunun en az 5 puan üzerinde gerçekleşiyor. Artan döviz ve faizler çok geçmeden enflasyonu da aynı oranda yükseltecektir. Bunu da görmüş olduk yani, rejim/yönetememe krizi hem enflasyonu ,hem faizi hem de döviz kurlarını aynı anda yükseltti! Bu üçünü aynı anda yükseltebilmek gerçekten mucize kabilinden bir şey olsa gerek!.. 

Önümüzdeki süreçte bizi nelerin beklediğini öngörmek çok kolay olmasa da yeni MB Başkanı’nın sözlerine (Dipnot: 2) ve iktidarın izlediği politik çizgiye bakarsak irrasyonel ekonomik ve siyasal yönelimler de ısrar edileceğini görürüz. Çok uzun sürebileceğini de düşünmüyoruz. Bu irrasyonalitenin ortaya çıkardığı fatura artık aritmetik değil geometrik şekilde artmakta zira. Türkiye ekonomisinin gerçekleri ile, sınıfsal güç ve egemenlik ilişkileri ile, emperyalist güç ve ittifak sistemleriyle akılcı bir ilişki kurması artık pek mümkün değildir bu iktidarın. Sistem bütünlüğü temelinde politika üretmek yerine çok dar bir mali oligarşik tekelci sermaye kesiminin dar grup çıkarlarına odaklanılması temel sorun olarak orta yerde duruyor çünkü. 

“Fabrika Ayarları”na Dönmek (!) 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş ile daha da derinleşen ekonomik siyasal, toplumsal kriz ve kutuplaşmalar, burjuva demokrasisinin temel hak ve özgürlüklerinin yasal güvencelerinin neredeyse tamamen ortadan kaldırılması karşısında kimi liberal ve muhafazakar ‘endişeli’ demokratlar AKP’ye ve Erdoğan’a 2001 yılına, “fabrika ayarlarına” dönme çağrısı yapmıştı. Bu çağrı Erdoğan ve AKP’ yi “demokrat” olarak değerlendiren bir ön kabule dayandığı için daha baştan sorunlu olsa da, ekonomi- politik, sınıfsal – siyasal gelişmeler ve hareketin diyalektik seyrini kavramaktan uzak olduğu için, mutlak güç olduğu yanılsamasına kapılan muhatabın da bir karşılık bulmamıştı. 2000’li yılların başındaki konjonktürde  “demokrat” olmaktan başka seçeneği olmayan AKP’ nin, bugün tam tersi yönde ilerlemekten başka seçeneği yoktur! Çünkü “gelişmeleri sırasında, daha önce gerçek olan her şey gerçek dışı olur…” demokrasiyle diktatörlüğün güç ve egemenlik ilişkilerinin temerküzüne bağlı olarak bir madalyonun iki yüzü olduğunu görmeyen bu çevrelerin naif çağrısı havada kalsa da, Erdoğan bugün farklı bir noktadan “fabrika ayarlarına” dönmek için çabalamaktadır. Gel gör ki, aynı hikaye burada da karşımıza çıkar. 2001-2002 sürecinden çok farklı süreç deyiz, köprülerin altından çok sular aktı. 

Orta-ileri gelişmişlik düzeyindeki Türkiye kapitalizmi büyüyebilmek için emperyalist ülke ve fonlardan gelecek borç ve kredilere muhtaçtır. Bu ilişki biçimi kendi hareketiyle sürekli bunu daha da mutlak bir bağımlılık ilişkisi haline getirmektedir. AKP’nin dış borçlanma da tüm cumhuriyet dönemi borçlanmalarının birkaç katına ulaşmış olması bağımlılık düzeyinin ne kadar artmış olduğunun (aynı zamanda “anti-emperyalizm” ve “bağımsızlık” (!) vurgulu hamasi nutuklar’ın nesnel temelinin olmadığının, demogoji olduğunun) göstergesidir. Oysa o, “düşünmezsen yoktur” diyerek nesnel süreçlerinin yorumunu dezenformatif öznel idealizm ile yapmaya çalıştıkça, emperyalist kapitalizmin iktisadi, siyasi gelişim süreçlerinden, ekonominin temel parametre ve işleyiş ilişkilerinden ‘bağımsız’ kendince yorumlara da ulaşıyor. Küresel düzeyde dolaşan emperyalist mali oligarşik fon ve kaynaklar düne kadar merkezden (emperyalist ülkelerden) daha karlı olan çevreye (bağımlı ve yarı-sömürge kapitalist ülkelere) akarken, salt azami kar/sömürü mantığı ile değil, emperyalist hegemonya mücadeleleri ve ittifak ilişkilerinin konjonktürünün siyasi gereklerini de yerine getiriyorlardı. Bu süreçte bölgesinde model ülke olarak ‘ılımlı İslam’ çizgisi ile burjuva siyasal ‘merkeze’ yaklaşan AKP’nin tüm benzer ülkelere örnek olarak gösterilmesi o’nun parlatılması’nı da gerektiriyordu. Bu nedenle 2002-2013’ler arası mali fonlar, ucuz maliyetlerle Türkiye’ye akatıldı. Türkiye’yi aşırı finansallaşma ve borçla büyüme karakteristiğine (ve krizlerine ve köleliğine!) iyice hapseden bu süreçte hazmedebileceğinden daha fazla krediye boğuldu. Emperyalist ülkelerin dünya işçi ve emekçilerinden sömürdüğü ve atıl durumdaki devasa sermaye birikimine de yeni değerlenme (sömürü olarak okuyun) alanı açılmış oluyordu böylece. İktidar partisi’nin bu süreci kontrollü ve artı değer üretimini hedefe koyan, sanayileşmeye aktarmak yerine ( kuşkusuz bu tek başına AKP’nin insiyatifi ile alınmış bir karar, yönelimde değil. Özellikle G-20’ nin Türkiye’yi, lojistik enerji yolları ve turizm alanlarında teşvik etmesinin de güçlü payı var) büyük inşaat ve enerji-madencilik projelerine akıtması rantiyeci karakterin tüm alanlara egemen olmasını getirdi. (AKP’ nin temsil ettiği sermaye kesimleri kızışan rekabet koşullarında geriden gelmenin, yetersiz sermaye birikimine sahip olmanın basıncıyla hızlı birikim yapacak alanlara yoğunlaştılar. Bunun en kolay yolu dış kredi ve kaynaklar ile yapılan müşteri garantili inşaat ve enerji projeleri idi. Emperyalist mali kuruluşlarda hazine garantili bu tür projeleri desteklemekten geri durmadılar. AKP iktidarının inşaat, enerji ve turizm alanlarında yoğunlaşmasının esas nedeni bunlardır. Emperyalist iş bölümünde kendine verilen görevleri ve burjuvazinin sermaye birikim süreçlerinde yaşadığı baskılar…) artık değer üretmek yerine üretilmiş olandan (kredilerde böyledir, üretilmiştir) rant üreterek büyüyen bir sınıfsal kesimin çıkarlarının ifadesi olan siyasal ekonomik düzen galebe çaldı. Ucuz kredilerin akışı devam ettiği sürece sürdürülebilir olan bu rant ve yağma düzeni musluklar kısılınca işlemez hale geldi. Dün AKP/ Erdoğan’ı örnek gösteren emperyalist ülke ve kurumlar bugün kötü örnek ilan ediliyorlar. Mali fonlar çevreden merkeze dönüyorlar, arkalarında bir enkaz yığını bırakarak. Saray ne kadar yüksek faizde verse de yüzergezer köpek balıkları dışında bir cazibe merkezi olamıyor. Olamıyor çünkü, dün muslukların açılmasını gerektiren iktisadi, siyasi koşul ve pozisyonlar hem yerel, hem bölgesel hem de küresel düzeyden tersine dönmüştür. Dün Transatlantik emperyalist bloğunun gönüllü savunucusu olanlar zamanla onunla çelişkileri artan bir hale gelmiş, istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ekonomi ile politikanın birliği ve birbirini bütünleyen, belirleyen etkileşimi kendini Pandemi koşullarında daha da keskinleşen emperyalist güç ve hegemonya mücadelelerinde göstermektedir. Türkiye’de bu süreçte yaşanan krize karşı kaynak ve araç yaratmadığı için Saray/ AKP’ nin her hamlesi başarısız olmuş, kendi gerçekliği ile yüzleşmiştir. Kör topal da olsa burjuva demokratik kontrol denge denetleme sistemlerinin işleyişi yavaşlattığı, bürokrasinin hantallığının sorunların kaynağı olduğu düşüncesi ile geçilen Başkanlık rejimi de derde derman olmak yerine yangını tüm ülkeye yayarak, başlı başına bir kriz odağı olmuştur. Hem ekonomide, hem bölgesel dış politik konularda ve paylaşım ve nüfuz mücadelelerinde kontrolsüz, stratejik vizyonu belirsiz kararlarla çuvallamış ve emperyalist bloklar arasında savrulan bir ülke haline getirilmiştir. Çok katmanlı, iç içe geçmiş kriz dinamikleri yapısal sorunlarla da birleşerek Türkiye kapitalizmini ve rejimini yönetemez hale gelerek tarihinin en büyük buhranının yaşanmasına neden olmuşlardır. 

Türkiye ekonomisinin dönmesini sağlayan temel kaynak evet, dış borçlanmadır. Emperyalist mali oligarşinin ekonomik siyasal gündeminin bir parçası olunup, sermayeye değerlenme alanları sunması, ittifak ilişkilerinin ve egemenlik hiyerarşisinin gönüllü parçası olunduğu sürece akışına izin verilen mali fonlar ekonominin dönmesini sağladığı gibi toplumsal siyasal koşulları da belli bir istikrar da tutar ve bu durumda politik iktidarlar için başarı sayılırdı. Fakat dış kaynakların kontrolsüz ve rant amaçlı kullanımı, eğimli yüzeyde tarım yapmaya çalışan çiftçinin eğer gerekli önlemleri almamış ise aşırı yağışlarda yaşayacağı sonuçlara benzer yıkımlar doğurabilir. Tarım için yağmur gereklidir, toprağın doyma noktasını aşan yağmurlar ise felaket demektir. Hele de eğimli yüzeylerde. Tarlanın en verimli üst düzey toprağını sel alıp götürebilir ve geriye verimsiz, çorak bir arazi bırakabilir. Kredi ve borçlanmaya aşırı yüklenme de benzer sonuçlar doğurur, hele de yüksek faiz koşullarında. Ülkenin toplam değer üretiminin önemli bir kısmı sele karışan değerli toprak gibi akar, emperyalistler tarafından emilir. Üretim ve dolayısıyla değer üretimi düşer, siz onu canlandırmak için dış kredilere el açar, daha yüksek değer sunma garantisi verirsiniz ama artık çok da cazip değilsinizdir. Tüm cevheri çıkarılmış bir madenin değersizleşmesi gibi bir duruma düşmüşsünüzdür, ve bu ilişki artık bu şekliyle süremez.

2002’de ABD ve AB’nin bölgesel politikalarına ve “ılımlı İslam” çizgisine rol model olarak getirilen ve her türlü destek verilen AKP’nin iktidara taşınması içerideki burjuva düzen partilerinin alternatif üretememesi ve esasen emperyalist destek sayesinde olmuştu. AKP Transatlantik emperyalist ittifakıyla sürtünmesiz uyumu gözeten, 2001 ekonomik krizine karşı IMF reçetesini emperyalist kurumların gözetiminde harfiyen uygulayan bir parti olarak, AB ile entegrasyonu gözetmesi sayesinde krizden beklenenden daha çabuk çıkmasını başarmıştı. Batıyla eşgüdüme önceki hükümetlerin hiç olmadığı kadar yüklenen AKP, emperyalist mali fonların küresel plandan bolluğuna da yaslanarak ucuz kredilerle, iç tüketimi artırarak, ekonomiyi belli bir süre istikrarda tutabilmişti. Fakat dış borca dayalı büyüme ile ithalata olan bağımlılığın yarattığı dolarizasyon, üretimin artı değer oranları yüksek alanlarda değil de emek-yoğun alanlarda yoğunlaşması diğer şeyler yanında finansallaşmayı da doğurdu. 

İşte bu aşırı finansallaşma hali, döngüsü ucuz kredilerinin arkasının kesilmesi ile birlikte büyük bir krize yol açtı. Yüksek faiz politikaları da kredi musluklarının açılması yeterince sağlayamayınca sürece yayılan kriz tüm alanları kesmeye başladı. Bugün Türkiye’nin dış borcu 463 milyar dolar düzeyindedir. Bunun 190 milyar dolarını 2021 içinde ödemek ya da çevirmek zorunda. Buna 30 milyar dolar olması beklenen cari açığı eklediğimizde 220 milyar dolara çıkıyor bu borç. Pandemi sürecinde daralan ekonomik üretim ve yüksek faiz oranları koşullarında bu borcu çevirmek zor görünüyor. Saray iktidarı bu nedenle iç ve dış ekonomi politikde yeni manevralar yapma ihtiyacı duyuyor. Dışarıda ABD-AB emperyalistlerine sıcak mesajlar göndererek “geleceğimizi batıda görüyoruz” diyor, onların bölge politikalarına sorun çıkarmayacağının güvencesini veriyor. Başka bir şansı da yok. Bahsettiğimiz yüzlerce milyar dolar borç bu “Batı”dan gelmekte çünkü. Elbette ki musluğun başını tutanlar muhataplarının krizini fırsat olarak görüp taleplerini yükseltecek; siyasal, ekonomik tabiyeti dayatacaklardır. 

İçerde ise, borç kredi bağımlısı yapılmış kitlelerden vergiler yoluyla toplanan harçlara yüklenilmekte, yokluğa, açlığa, işsizliğe, geleceksizliğe sabır göstermeleri tavsiye edilmekte, müminlerin görevleri hatırlatılmaktadır. Enflasyon ve işsizlik tavan yapmışken, asgari ücret düzeyine indirilmiş ortalama maaşlara mahkum edilmiş işçi sınıfı, insanca yaşam ve çalışma koşullarından fersah fersah uzaklaştırılmıştır. Gıda ve temel ihtiyaç maddelerinde, kiralarda, faturalarda artan maliyeti karşılayamayan ücretliler, ara mal ithalatına ve dolarizasyona bağımlı üretimin artan maliyetleri karşısında her gün biraz daha erimektedir. Enflasyon baskısı altında geçim sıkıntısı büyümekte, artan işsizlik nedeniyle de ücretlerin yükseltilmesi bile gündeme getirilememekte, sermayenin mutlak ve göreli sömürüsü hiç olmadığı kadar yükseltilmektedir. 

Milyonlarca işçi ve emekçi yoksulluk ve yoksunluk koşullarına, işsizliğe mahkum eden politikaları sürdürerek artı değer sömürüsünü şiddetlendirip, kar oranları daralan, kaynak sıkıntısı çeken devlete ve sermaye kesimlerine işçi sınıflarının boğazından keserek aktarım yapmaktadırlar. Ekonomide “reform” arayışlarının temelinde bu sürece hız vermek yanında tepki ve eleştirileri geçiştirme hedefi vardır. Beri yandan siyasal baskı ve gericiliğe alan tümüyle açılmakta, toplum tüm yönleriyle baskı altına alınmakta, geçmişten gelen koltuk değnekleri de sahaya sürülmektedir. Ayasofya kararı, İstanbul, Sözleşmesi, Gezi Parkı kararı, HDP’ye açılan kapatılma davası, fezlekeler, gerici, faşist tarikat ve oluşumların önünün olabildiğince açılması, şoven-milliyetçiliğin, Türk-İslan sentezi adı altında dayatılması iktidar ilişkilerindeki faşist merkezileşmenin de yeni bir düzeye geldiğini göstermektedir. İç ve dış konjonktürün tüm hızıyla aleyhine gelişmesi karşısında bir savunma mekanizması ile gericilik ve tekelci faşist merkezileşmeyi yükseltmekte ve doğal olarak sürece uygun karakterler, -Ayasofya İmamı- gibi politik alanı doldurmaktadır. Fakat herşey o kadar çığrından çıkmış ve siyasi dolandırıcılık halini almıştır ki, din-iman, yerli-milli, ahlak, aile, kültür propagandalarının altında uyuşturucu partileri, yolsuzlukla elde edilmiş lüks yaşamlar, soygun düzeni, yozlaşmış ilişkiler kabına sığamayıp taşmaktadır. Tüm bu kavramlar artık kapitalist değişim değerinin parçası haline getirilerek metalaştırılmıştır. İktidar ve onun arkasındaki tarikatlar, faşist yapılar bu kavramların kullanım değerlerini değişim değerleri ile çarparak bir sermaye birikim alanı haline getirmişlerdir. Bir ilahiyatçının dediği gibi seküler yaşamın, zenginliğin, lüksün tadını almışlardır ve artık ondan vaz geçemezler. Bu koşulları korumanın yolu demogoji ile propaganda ettikleri vatan, millet, din, bayrak, ezan, aile, ahlak, kültürün bir göz bağı olarak işçi ve emekçilerde, kent ve kır yoksullarında karşılık bulmasını sağlamaktır. Bugün bu kavramlar etrafında inşa edilen toplumsal-siyasal düzen zayıflamaktadır. Dolayısıyla yeniden etkin hale getirebilmek için tüm güçleri ile yüklenmektedirler. Eğer bu gidişatın önü alınamaz ise, tarikat ve gerici yapıların, arkaik güç ve ideolojilerin sosyo kültürel, siyasal yaşam üzerindeki baskısı ve yoğunluğu artacaktır. Dışardaki (Suriye, Libya, Azerbaycan) cihadist yönelim içeride daha fazla yankılanacaktır. Kendi büyüsüyle çağırdığı tarihin karanlık güçlerinin esiri olmakla sonuçlanabilecektir. Tabi bu yöndeki gelişme ekonomiyi tamamen çökertmeyi, iç savaş benzeri koşulları da beraberinde getireceğinden o kadar kolay ve sürtünmesiz gelişemez.

Pandemi sürecinde üstü örtülü izlenen “sürü bağışıklığı” politikasının yeni kavramı Mart ayı ile birlikte “kontrollü normalleşme” olarak belirlenmiştir. Dostlar Pandemi’nin bilimsel yönteminde görsün diyerek ilan edilen “kontrollü normalleşme” nin sonuçları ortada. Bir ay geçmeden salgın tepe noktaya çıktı, ne normallik kaldı ne de kontrol. Aynı yönetilemezlik hali siyasal-iktisadi süreçlerin tümünde izlenen politikalarda da kendini göstermekte gecikmedi. Uluslararası ilişkilerde ve iç politikada yalnızlaşmış, ekonomide sıkışmış bu iktidar “kontrollü normalleşme” , politikalarda revizyon hamlelerinde de başarısız olmuş görünmektedir. Hem içerde hem dışarda gelişen yeni eğilimler ve güç dengeleri ile tüm çabasına rağmen bağ kuramayan Saray/ AKP dün kendisine rasyonel gelen adımların bugün neden karşılık bulamadığının şaşkınlığı ve tedirginliği ile labirentte kaybolmuş izlenimi vermektedir. Kendisine “fabrika ayarlarına dönme” çağrısı yapanlara farklı noktalardan katılarak, emperyalizme bağımlı Türkiye sermaye sınıfının temsilcisi olduğu ve siyasal İslamcı geçmişini hatırlayarak, b unları güncellemeye çalışarak göstermektedir. Emperyalist hegemonya krizi koşullarında bölgesel güç olma hayalleri ile, Transatlantik ittifakından bağımsız davranma arayışlarının sonuçları ile mücadele edecek araç ve olanaklardan yoksun oluşu onu yeniden, mecburen ABD-AB emperyalistleri ile uzlaşma arayışlarına sevk etse de 2001’lerin dünyasında değiliz. Tekrardan ABD ve AB’ye sıcak, ılımlı mesajlar göstermeleri (iktidarın sevdiği kavramı kullanırsak) pek de samimi gelmiyor olmalı ki, “kendimizi, geleceğimizi Batı’da görüyoruz” göz süzmeleri muhataplarında yeterli yankı yaratmamış. 2002’de onlara iktidarın kapılarını açanlar bu güçlerdi. Transatlantik ittifakına tam bağlı çizgi izleyeceğinin teminatını vermesi (S-400’lere falan bir çözüm buluruz mesajları) dün işe yarasa da bugün yaramayacaktır. Dün alternatifi yoktu ama bugün oldukça güçlenmiş bir muhalefet var. Yani dün yaptıklarını bugün tekrara kalkmak emperyalist muhataplarında benzer hareketlenmelere, desteğe yol açmayacaktır. 

Fakat o şansını sonuna kadar zorlayacak hala kullanışlı bir ortak olduğunu göstermek için her yolu deneyecektir; deniyor da. Doğu Akdeniz’de, Libya’da sorun çıkaran taraf olmaktan geri çekilme; Mısır, İsrail, BAE, Suud’lar, Yunanistan ile (tüm bu ülkeler ABD emperyalizminin küresel ittifak güçleridir) sorunları azaltıp, uzlaşma çabalarını arttırmasının dolaylı mesajı ABD’ye dir. Bu ülkelerde yapıcı ilişkiler kurmak ABD ile ilişkilerin normalleşmesine katkı sağlayabilir, tabi Rusya-Çin ittifakı ile arasına yeterli mesafeyi koyması şartı ile. İşte burası biraz karışık. Suriye’de Astana formatı içinde Rusya ile işbirliğine mecbur olması ve enerji bağımlılığı onun elini kolunu bağlasa da Kanal İstanbul ve Montrö tartışmaları ile ABD karşısında fabrika ayarlarına dönmeye çalışmaktadır. 

2001’lerde olduğu gibi derin ekonomik kriz koşullarında “ABD-AB çıpasına” tutunmaya çalışsa da, dün krize çözüm olarak gelen bu iktidar bugün krizin bizatihi sorumlusu olarak görülmektedir. Arabayı fabrika ayarlarına döndürmeye çalışsalar da patlayan lastikler (stepnesi bile patlaktır!) ve tekleyen motorla yol alması mümkün değildir. Dışardan benzin bulsa da bu araç artık yürüyebilecek halde değildir. Arkadan iterek ya da araba gidiyormuş algısı yaratarak durumu idare etmeye çalışması da gittikçe tarji komik haller ortaya çıkarmaktadır. Emekli amirallerin bildirisinden darbe çıkarmak (Meclis Başkanı M. Şentop’un “Marmara Denizinden ayran yapması” gibi bir şey bu da!) gibi. Demokratik hak ve özgürlükleri askıya alan burjuva demokratik yasa ve kuralları dahi uygulamayan, keyfiyetin önünü alabildiğine açan, Parlementoyu işlevsizleştirmesinden hergün yeni aşamalar kat eden, oylama sonuçlarını tanımayıp tekrar seçim gibi tekrar oylama kararı alabilen bu pratiklerin tümü siyasal düzene darbe anlamına gelirlen, emekli amirallerin gemileri karadan yürütüp darbe hazırlığı yaptıklarını iddia edebiliyor. Pandemi de yaş haddinden sokağa çıkamayan ulusalcı çizgideki bu amirallerin darbe ile pek alakaları olmadığı açık; açık ama içerde yükseltilen ve hergün daha geniş kesimlerin tepkisini çeken siyasal baskı ve zoruna bir gerekçe üretmek için bu “bildiriyi” nümayiş ile karşılaması, bir fırsat olarak gördüğünü gösterdi. Sağcı muhalefetin de bu nümayişe bayrakları ile katılmaları trajedinin komediye dönüşmüş hali idi. 

İçerde yükseltilen, ahmakça parodolirde süslenen bu faşist iklimi yükselten çıkışlarına ‘demokrasi şampiyonu’ AB’nin tepkisiz kalmasını Doğu Akdeniz, Libya ve mülteci krizlerinde attığı geri adımlarla sağladı. Şimdi aynı şeyi ABD’den bekliyor. Eğer oradan da benzer bir tepki almayı becerebilirse (ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı Transatlantik ittifakını yeniden güçlendirme planlarında Türkiye’nin jeopolitik konumunun önemli olacağını düşünüyor ve buradan pazarlık yürütmeyi planlıyor) içerdeki baskıcı iklimin daha da koyulaşması kaçınılmaz olacaktır. 

Küresel plandan gelişen üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiler, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık tüm iktisadi, siyasi, toplumsal, politik alanları da içine çeken bir krizler iklimi, anaforu yaratmakta, kapitalist birikimin mutlak yasası gereği zenginlik ve yoksulluk tüm biçimleri ile uzlaşmaz karşıt sınıfların kutbunda toplanmaktadır. Kapitalist emperyalizm ulaştığı devasa sermaye birikimi ile hareket etmekte zorlanan, insülin direnci yüksek obezite hastası bir insana dönüşmüştür. Sürekli daha fazla tüketme iştahası onun sonunu getirecektir. Çünkü başkalarının açlığının nedeni bu iştahadır! Pamdemi sürecinde bu obez hal çok daha fazla açığa çıktı (dünya nüfusunun en zengin %1 nin serveti 2020 yılında nerdeyse ikiye katlanırken, en yoksul %50’nin serveti neredeyse geriledi). Türkiyenin yaşadığı ekonomik, siyasi krizlerin de arkasındaki temel gerçek budur. Türkiye sermaye sınıfının ve düzeninin iktisadi, siyasi şekillenişinin, emperyalizm ile ilşkilerini kendine has bağımlılık içeren özellikleri bu krizleri hazırlasa da temeldeki esas etken, kapitalizmin yapısal-içsel çelişkileridir ve her geçen gün etkimeleri ağırlaşmaktadır. Tekelci sermaye birikiminin ihtiyaçları, artı-değer sömürüsünü arttırmayı zorlasa da, bu alanda sınırlara daynılmış olması krizin asıl nedenidir. Sermaye kendini gerçekleştirememektedir, Türkiye’de de, Dünya’da da. Kapitalizm tarihsel ve siyasal olarak sınırlarına dayanmıştır. Üretici güçler ile üretim ilişkileri her geçen gün daha da bağdaşmaz bir hale gelmekte, çelişkilerin çözümü olacak alternatif üretim tarzı ve mülkiyet biçimi ihtiyaç olarak büyümektedir. Bu da komünizmdir. Günümüzün toplumsal ihtiyaçlarını, siyasal özgürlükleri, sömürü karşıtı sınıfsız, sınırsız dünyayı yaratabilecek tek sistem komünizmdir. Ve onun kaçınılmaz, şafağına doğru ilerlediğimiz gerçektir; ya bu yolda ilerleyecek özgürleşeceğiz; ya da barbarlığın karanlığı içinde bir yok oluşa evrileceğiz!..

Dip Not: 1) Türkiye tekelci burjuvazisinin örgütlü olan TÜSİAD’ın olağan genel kurulunda konuşan yüksek istişare konseyi başkanı Tuncay Özilhan son aylarda ardarda gelen beklenmedik gelişmeleri anlamaya çalıştığını belirterek “Ortalığın toz duman olduğu, yetki ve sorumlulukların sınırlarının bulanıklaştığı durumlarda karar nasıl alınır; nereye gittiğimiz konusunda kafamızda bir cevap yoksa plan nasıl yapılır? Kurumsal yapıların öngörüldüğü gibi çalışacağı varsayımı olmadan yarın ne olacağı nasıl bilinir; ilan edilmiş olan kurallar yarın değişebilirse, yarına ilişkin kararlar nasıl alınır?” demiş. (Karar, 31 Mart 2021) Türkiye’deki sınıfsal güç ve egemenlik ilişkilerinde uzun süredir yaşanan kriz, burjuva devlet makinasını da çürüttü. Bu çürümeye yol veren, karları korunduğu sürece ses çıkarmayan, işçi ve emekçiler de sınırlı kaldığı sürece keyfiyete göz yuman tekelci burjuvalar bu ilişki biçimi kendilerini de tehdit etmeye başlayınca sızlanıyorlar. Bu düzenin oluşmasında iktidar kadar TÜSİAD’ın da payı var. Diğer yandan Tuncay Özilhan bu konuşmayı yaparken sahibi olduğu bir firmada sendikalaşmaya çalıştıkları için işten atılan işçiler evinin önünde eylemdeydiler. En temel ve meşru yasal haklarını kullandıkları için işten atılmışlardı ve buna itiraz ediyorlardı. Bu işçiler yaka paça göz altına alındılar! Yanı o kadar da şikayet etmesine gerek yokmuş Özilhan’ın, keyfiyet ve kuralsızlığın geleceksizlik olarak ezdiği ve tehdit ettiği kitleler esasta işçi ve emekçilerdir çünkü. Sermaye için olsa olsa karından kayıp anlamına gelir. 

Dip Not:2) “Gelişmiş ülkelerde negatif faiz uygulanırken bizde niye uygulanmıyor?” diye sorarak ekonomi bilgisinin Ayasofya İmamı düzeyinde olduğunu gösteren yeni MB Başkanı böylece, emperyalist kapitalizmin işleyiş yasalarından, faizlerin düzeyini ülkenin sermaye birikim düzeyi ve enflasyona bakılarak hesaplandığından, ülke ekonomisinin dinamizminin, artı-değer üretim kapasitesinin bu süreçleri belirlediğinden bi haber olduğunu da kanıtlıyor hatta. Diyor ki; “amaçları, yüksek faizle Türkiye’nin yatırımlarının önünü kesmek… Bu yüksek faizle Türkiye’yi sömürmeye devam etmek ve gücünü zayıflatmak. Yani döviz kurunu bir siyasal mühendislik aparatı olarak belki de daha ötesi bir silah olarak kullanıyorlar” ve “Yüksek faiz, düşük kur politikasından kaybeden hep ülkemiz” olmuş. 

Türkiye kapitalizminin gelişimi ve emperyalizm ile olan bağımlılık ilişkilerinin farkında olmayan bu yeni MB Başkanının düşünceleri evlere şenlik. “Düşük faiz” istiyor ama yabancı sermaye girişine de bağımlı! Ülkede ekonomik kriz ve öngörülemezlik, kuralsızlık almış başını gitmiş, ekonomik ortam riskli o yabancı yatırımcıya bunları görme, ben de faize yansıtmayayım diyor! Emperyalist mali fonlar, yatırımcılar gelişmekte olan orta düzey kapitalist ülkelere yatırım yaparken bu ülkeler arasında daha çok yatırım çekmek için bir rekabette oluşuyor. Yabacı sermayeye değerlenme alanlarını, risklerden, arındırılmış olarak cazip bir şekilde sunanlar öne geçiyor, senin gibi olanla geriliyor! Bu gerileme, yani yabancı sermaye girişinin durması, yavaşlaması yatırımları, işsizliği, döviz krizini, borçların çevirimini ilk elde zora sokuyor. Ardından yüksek faiz ve enflasyon artışı geliyor. O faizleri arttıran da yabancı sermaye sahipleri değil, bizzat sen oluyorsun. Çünkü başka şansın yok. 

Böyle olduğunu da bizzat yaşayarak görecek (buna da emin olmak zor. Erdoğan 2018’de, seçimler öncesi “bu kardeşinize yetkiyi verin, faizle nasıl uğraşılır görün” demişti. Gördük! Avrupa’da zirvedeyiz!.. Dönüp dönüp aynı şeyleri söyleyip, yapıp farklı sonuçlar bekliyorlar. Doğal olarak bir karşılık da alamıyorlar) MB Başkanlığına atandıktan sonra tüm bu keskin söylemine rağmen faizleri indiremediği gibi piyasalara bu yönde acele etmeyeceklerinin, faizleri enflasyonun üzerinde tutacaklarının sürekli teminatını vermek zorunda kaldı. Başkanlığa atanmasının piyasalarda yarattığı deprem ona bazı gerçekleri hatırlatmış oldfu çünkü. Teori gerçeklerden kopuk olunca, pratiğin karşısında hükümsüz kalıyor tabi. Bu durumda ona kala kala iş adamları yurt dışındaki paralarını Türkiye’ye getirsin, vatandaşlar döviz ve altınını bozdursın TL’ye geçsin çağrısı kalıyor. Ve elbetteki karşılık bulmuyor.

Bu kifayetsiz muhterisler uçuk teorilerini gazete köşeleri ile sınırlasalar sorun değil, eğlencelik bile olabilir ama MB Başkanlığı gibi kilit görevlere atanınca oluşan fatura yine işçi sınıfı ve emekçilere çıkartılıyor. 19 Mart gecesi KHK’sı ile MB Başkanlığı’na bu şahsın atanmasına piyasalarda yarattığı tahribatın faturası yaklaşık 600 milyar TL. bu para işçi ve emekçilerinin, kent ve kır yoksullarının hayatına yeni vergiler, düşük ücretler, sağlık ve eğitim gibi kurumsal, hizmetlerde kalite düşümü, işsizlik…vb olarak yansıyacak. Ekonomik-politik realiteden kopuşun temeldeki krizi nasıl alevlendireceğine tipik bir örnektir bu yaşanılanlar. 

Ercan Akpınar 

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishane            

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*